Dünya Sokaklarında Biriken Öfke
Dünya Sokaklarında Biriken Öfke
Toplumsal Değişimin Olanakları ve Sınırları
Dünyanın farklı ülkelerinde yükselen toplumsal itirazlar, mevcut düzenin ürettiği sorunların giderek daha fazla insanın yaşamını etkilediğini gösteriyor. Fransa’da sokağa taşan hoşnutsuzluk, Sırbistan’da öğrencilerin öncülük ettiği hareketin seçim zaferi ve Brezilya’da Lula’nın yeniden seçilmesi, farklı koşullarda gelişen mücadelelerin gündeme taşıdığı ortak bir soruyu yeniden önümüze koyuyor: Biriken toplumsal öfke, kalıcı bir değişimin olanağına dönüşebilir mi?
Bu soruya yanıt verebilmek için yalnızca eylemlerin büyüklüğüne ya da seçim sonuçlarına bakmak yetmez. Öfkenin hangi koşullarda ortaya çıktığını, hangi talepler etrafında şekillendiğini ve nasıl ortak bir toplumsal iradeye dönüşebileceğini değerlendirmek gerekir. Çünkü hoşnutsuzluğun yaygınlaşması, kendiliğinden ortak bir mücadele ve dönüşüm programı yaratmaz.
Öfkenin toplumsal zemini
Artan yaşam maliyetleri, düşük ücretler, güvencesiz çalışma, işsizlik ve barınma sorunu, geniş kesimlerin gündelik yaşamını belirleyen temel meseleler arasında. Eğitim ve sağlık gibi kamusal hizmetlere erişimde yaşanan güçlükler de özellikle gençlerin gelecek beklentilerini etkiliyor. İnsanlardan sürekli daha fazla çaba göstermeleri istenirken güvenli bir yaşam kurma olanaklarının daralması, toplumsal hoşnutsuzluğu besliyor.
Bu sorunları birbirinden bağımsız ele almak, aralarındaki yapısal ilişkiyi gözden kaçırmak anlamına gelir. Kârın toplumsal ihtiyaçların önüne geçtiği bir düzende, toplumun ürettiği zenginlik herkesin insanca yaşama koşullarını güvence altına alacak biçimde paylaşılmaz. Emekçiler ürettikleri değerin sınırlı bir bölümüne erişirken barınma, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçlar giderek daha fazla ekonomik güce bağlı hâle gelir.
Fransa’daki bugünkü öfkeyi de yalnızca yakın dönemde yaşanan olaylarla açıklayamayız. Cenova’daki 2001 G8 karşıtı gösterilerden bugüne uzanan çeyrek yüzyılda sosyal haklar aşındı, çalışma hayatı güvencesizleşti ve kamusal hizmetler üzerindeki baskı arttı. O dönemde kapitalizmin yeniden yapılanmasına karşı çıkan kuşakların ardından gelen gençler, bugün büyük ölçüde bu dönüşümün sonuçları içinde büyüyor. Geleceğe ilişkin güvencelerin zayıflaması, birikmiş toplumsal tepkinin önemli kaynaklarından biri.
Ancak benzer koşullardan etkilenen insanların aynı siyasal sonuçlara ulaşacağı varsayılamaz. Hoşnutsuzluk, eşitsizliğin nedenlerini sorgulayan ortak bir mücadeleye dönüşebileceği gibi farklı toplumsal kesimleri karşı karşıya getiren yönelimlere de açık olabilir. Belirleyici olan, öfkenin varlığı kadar hangi düşüncelerle buluştuğu ve nasıl örgütlendiğidir.
Fransa. Yağma tartışmasının ötesinde
Fransa’da 17 Ekim’de ülke genelinde düzenlenen gösteriler, birikmiş hoşnutsuzluğun geniş kesimler arasında karşılık bulduğunu ortaya koydu. Öğrencilerin, emekçilerin ve farklı toplumsal kesimlerin talepleri aynı siyasal zeminde kesişebiliyor. Ancak bu kesişme, aralarında kendiliğinden ortak bir program oluştuğu anlamına gelmiyor.
Eylemler sırasında yaşanan yağma ve tahribatın tartışmanın merkezine yerleşmesi de bu çelişkinin bir parçası. Farklı eylem biçimlerini birbirine karıştırmamak gerekir. Belirli bir eylemi eleştirmek, toplumsal itirazın nedenlerini yok saymayı gerektirmediği gibi, öfkenin nedenlerini anlamak da her eylem biçimini eleştiriden muaf tutmaz.
Sorunun yalnızca kırılan vitrinlere ve zarar gören işyerlerine indirgenmesi ise daha geniş bir toplumsal tabloyu görünmez kılar. Yoksulluk, güvencesizlik, mülksüzleşme ve kamusal hakların aşınması insanların yaşamını sürekli etkilerken tartışmanın yalnızca mülkiyete verilen zarar üzerinden yürütülmesi, sokağa çıkanların nedenlerini açıklamaya yetmez.
Mesele, eylemlerin biçimlerini tartışırken onları ortaya çıkaran koşulları da değerlendirebilmektir. Barışçıl gösterilerin engellenmesi ve orantısız güç kullanılması, toplumsal sorunları çözmek yerine siyasal gerilimi derinleştirebilir. Öte yandan toplumsal öfkeyi anlamak, şiddeti ya da tahribatı sorgulamaktan vazgeçmek anlamına da gelmez.
Fransa’daki gelişmelerin gösterdiği temel çelişki burada yatıyor: İnsanları sokağa çıkaran sorunlar gerçek ve yapısaldır; ancak bu sorunlardan doğan tepkiler tek bir yönde ilerlemez. Ne sokaktaki her hareketi toplumsal dönüşümün kesin habercisi saymak ne de yaşananları birkaç şiddet görüntüsüne indirgeyerek toplumsal zemini görmezden gelmek açıklayıcıdır.
Sokak hareketleri neden tek başına yeterli değil?
Sokak, birikmiş hoşnutsuzluğun görünür hâle geldiği ve siyasal gündemin değişebildiği önemli bir mücadele alanıdır. Kitlesel eylemler, daha önce duyulmayan talepleri tartışmanın merkezine taşıyabilir, farklı kesimlerin birbirlerinin sorunlarını görmesini sağlayabilir ve yönetimleri yanıt vermeye zorlayabilir.
Fakat kalabalıkların büyüklüğü ya da gündelik hayatın kısa süreliğine aksaması, tek başına kalıcı bir toplumsal dönüşümün gerçekleştiğini göstermez. Bir hareketin süreklilik kazanması; ortak talepler geliştirmesine, farklı kesimler arasındaki bağları güçlendirmesine ve baskılar karşısında birlikte hareket edebilmesine bağlıdır.
Örgütlenme yalnızca eylemleri koordine etmek değildir. İnsanların kendi sorunlarını ortak bir çerçevede değerlendirebilmesi, karar süreçlerine katılabilmesi ve mücadelelerinin yönünü birlikte belirleyebilmesidir. Böyle bir zemin oluşmadığında öfke dağılabilir, geçici kazanımlarla sınırlanabilir ya da mevcut eşitsizlikleri ortadan kaldırmayan siyasal çözümlere yöneltilebilir.
Bu nedenle asıl mesele, hareketin başında kimin bulunduğundan ibaret değildir. Toplumsal taleplerin nedenlerini açıklayabilen, farklı kesimleri ortak mücadelede buluşturabilen ve değişimin yönüne ilişkin somut bir perspektif geliştirebilen siyasal kapasitenin oluşması gerekir. Bu kapasite, insanların yerine karar vermekten değil, onların ortak iradesini geliştirebilmekten geçer.
Sokaktan sandığa, itirazdan değişime
Sırbistan’da öğrencilerin öncülük ettiği hareketin seçim zaferi, toplumsal itirazın siyasal sonuçlar doğurabileceğini gösteren önemli bir örnek. Brezilya’da Lula’nın yeniden seçilmesi ise seçimlerin toplumsal ve siyasal mücadelelerin yürütüldüğü alanlardan biri olmaya devam ettiğini hatırlatıyor. Bu iki gelişme aynı sürecin parçaları ya da aynı siyasal yönelimin kanıtı olarak görülmemeli; ülkelerin koşulları, hareketlerin talepleri ve seçimlerin anlamı birbirinden farklıdır.
Bu örneklerin önemi, toplumsal değişimin tek bir mücadele biçimine indirgenemeyeceğini göstermeleridir. Sokak hareketleri siyasal dengeleri sarsabilir; seçimler iktidar değişikliğinin önünü açabilir. Fakat iktidarın değişmesiyle toplumsal eşitsizliklerin ortadan kalkması aynı şey değildir. Seçim zaferi, toplumsal taleplerin karşılanmasına ve insanların karar süreçlerinde daha fazla söz sahibi olmasına yönelik bir dönüşümün parçası hâline geldiğinde kalıcı anlam kazanabilir.
Dünyanın farklı yerlerinde benzer sorunların yaşanması da mücadelelerin kendiliğinden birleşeceği anlamına gelmez. Bir yerde eğitim hakkı etrafında gelişen öğrenci hareketi, başka bir yerde ücretler, barınma, demokratik haklar ya da yaşam maliyetleri üzerinden şekillenebilir. Ortaklaşma, aynı sloganları tekrarlamaktan çok, farklı talepler arasındaki bağı kurmayı ve somut dayanışma ilişkileri geliştirmeyi gerektirir.
Öğrencinin eğitim hakkı, işçinin ücret mücadelesi, kiracının barınma sorunu ve işsizin gelecek kaygısı birbirinden kopuk meseleler değildir. Bu sorunlar arasındaki bağı görünür kılmak, farklı talepleri tek bir kalıba sokmak değil, ortak nedenleri ve karşılıklı etkileri anlamaktır. Uluslararası dayanışma da farklı mücadelelerin kendi özgünlüklerini koruyarak birbirlerinin deneyimlerinden öğrenebilmesiyle güçlenebilir.
Sokakta biriken enerji kimin olacak?
Bugünkü gelişmeleri yaklaşan bir devrimin kesin işareti olarak sunmak, toplumsal değişimin önündeki engelleri küçümsemek olur. Buna karşılık hareketleri geçici ve etkisiz saymak da mevcut düzenin yarattığı çelişkileri ve insanların bunlara karşı geliştirdiği arayışları görmezden gelir.
Sokak hareketleri toplumsal dönüşümün kendisi değil, dönüşümün olanaklarının belirebildiği alanlardan biridir. Bu olanakların güçlenmesi; taleplerin açıklığa kavuşmasına, örgütlenmenin yaygınlaşmasına, dayanışmanın kalıcılaşmasına ve farklı mücadelelerin ortak bir siyasal perspektif geliştirebilmesine bağlıdır.
Asıl mesele, sokağın yeniden sessizleşmesi değil, insanların neden sokağa çıkmak zorunda kaldığıdır. Mesele öfkenin bastırılması değil, onu yaratan koşulların değiştirilmesidir. Dünyanın farklı sokaklarında yükselen itirazlar henüz ortak bir dönüşüm iradesinin oluştuğunu göstermiyor; fakat böyle bir iradenin neden gerekli olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Sonunda karşımıza aynı soru çıkıyor: Sokakta biriken enerji, onu geçici olarak yatıştırmak ya da kendi siyasal hesaplarına yönlendirmek isteyen güçlerin mi olacak, yoksa ortak sorunlarına ortak çözümler arayan insanların mı?
Bu sorunun yanıtı henüz verilmiş değil. Ancak toplumsal değişimin olanağı, öfkenin büyüklüğünden çok, onun eşitlik, özgürlük ve dayanışma temelinde ortak bir iradeye dönüşebilmesinde yatıyor. Başka bir dünya, bu iradenin örgütlü ve süreklilik taşıyan bir mücadeleye dönüşmesiyle mümkün olabilir.
Üretenlerin yönettiği ve paylaştığı bir dünya kurulana kadar.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.


260216424.webp)











263416437.webp)













263818514.webp)







243429794.webp)
241725935.webp)









240907348.webp)





































250010549.webp)





252534979.webp)

250235831.webp)




251934370.webp)




253526889.webp)




262212379.webp)















































