Kriz Çağında Emek ve Sosyalizm Türkiye’de Eşitsizlik, Düzen ve Gelecek Mücadelesi
Kriz Çağında Emek ve Sosyalizm
Türkiye’de Eşitsizlik, Düzen ve Gelecek Mücadelesi
Kriz Derinleşirken Düzen Kendini Koruyor
Kapitalizm tarih boyunca krizlerle varlığını sürdürmüş bir sistemdir. Ancak bugün yaşanan kriz yalnızca ekonomik bir dalgalanma değildir. İçinde bulunduğumuz dönem; ekonomik eşitsizliklerin büyüdüğü, siyasal gerilimlerin arttığı ve ekolojik yıkımın derinleştiği tarihsel bir kırılma dönemidir.
Kapitalizm her kriz döneminde kendini yeniden örgütleme kapasitesi göstermiştir. Ancak bu yeniden yapılanma çoğu zaman emekçilerin kazanımlarının geriletilmesi, güvencesizliğin yaygınlaştırılması ve toplumsal kaynakların sermaye birikimine daha fazla aktarılması pahasına gerçekleşmiştir.
Bugün temel çelişki daha açık biçimde görülmektedir:
İnsanlığın üretme kapasitesi tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar gelişmişken, yaratılan zenginlik toplumun büyük çoğunluğunun yaşam koşullarını iyileştirmemektedir.
Sorun kaynakların yetersizliği değildir. Sorun, toplumsal olarak yaratılan zenginliğin kim tarafından ve hangi amaçlarla kullanıldığıdır.
Üretim toplumsallaşmış; ancak ekonomik kararlar büyük ölçüde dar mülkiyet ilişkileri içinde belirlenmeye devam etmektedir. Bu nedenle sosyalizm yalnızca geçmişe ait bir tartışma değil, kapitalizmin güncel krizlerinin ortaya çıkardığı temel sorulardan biridir:
Toplum kendi emeği, üretim gücü ve geleceği üzerinde söz sahibi olabilir mi?
Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz bu soruyu daha da yakıcı hâle getirmektedir. Çünkü kriz dönemlerinde düzen açısından asıl tehdit yalnızca ekonomik sonuçlar değil, insanların yaşadıkları sorunların toplumsal ve siyasal nedenlerini sorgulamaya başlamasıdır.
Bu nedenle egemen düzenler, ekonomik eşitsizliklerin gerçek nedenlerini tartışmak yerine çoğu zaman sorumluluğu başka kesimlere yönlendiren söylemlere başvurur. Göçmenler, yoksullar, toplumsal muhalefet hareketleri veya eşitlik talepleri hedef gösterilebilir.
Antikomünizm de bu tarihsel çerçevede değerlendirilmelidir. Tarih boyunca yalnızca bir düşünceye karşı yürütülen mücadele olmamış; işçi hareketlerini, sendikal örgütlenmeleri ve toplumsal eşitlik taleplerini sınırlandırmanın araçlarından biri olarak kullanılmıştır.
Türkiye’de de antikomünizm, emek hareketlerinin bastırılması ve sınıfsal taleplerin sınırlandırılması açısından önemli bir siyasal söylem olmuştur. Bugün aynı biçimde kullanılmasa da, kamucu politikalar, emek hakları ve ekonomik eşitlik talepleri karşısında benzer kuşku üretme biçimleri devam etmektedir.
Çünkü düzen açısından temel mesele belirli bir düşüncenin varlığı değil; milyonlarca insanın yaşadığı sorunların bireysel kader değil, toplumsal ilişkilerin sonucu olduğunun anlaşılmasıdır.
Türkiye’de Krizin Bedelini Emekçiler Ödüyor
Türkiye bugün küresel kapitalist krizin etkilerini kendi ekonomik yapısı içinde yaşamaktadır. Ancak yaşanan sorunlar yalnızca dönemsel dalgalanmalarla açıklanamaz.
Kriz artık yalnızca enflasyon, döviz kuru veya büyüme rakamları değildir. Milyonlarca insanın günlük yaşamında somutlaşan bir gerçekliktir.
Bu gerçeklik;
ücretlerin yaşam maliyetleri karşısında gerilemesi,
barınma giderlerinin erişilemez hâle gelmesi,
gençlerin gelecek kaygısı yaşaması,
emeklilerin temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanması,
çalışmanın yoksulluktan kurtulmaya yetmemesi
biçiminde ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’de milyonlarca insan üretimin temel gücünü oluşturmasına rağmen, yaratılan değerin paylaşımında belirleyici bir söz hakkına sahip değildir.
Daha fazla çalışmak ve daha fazla üretmek, toplumun geniş kesimleri açısından daha güvenli ve refah içinde bir yaşam anlamına gelmemektedir.
Bu durum yalnızca belirli hükümet politikalarının değil; düşük ücretlere dayalı rekabet modelinin, dış finansman bağımlılığının, rant ağırlıklı sermaye birikiminin ve kamusal alanın piyasa ilişkilerine açılmasının sonucudur.
Temel mesele, ekonomik düzenin nasıl örgütlendiği ve toplumsal kaynakların hangi önceliklere göre dağıtıldığıdır.
Ücret, Kaynaklar ve Sınıfsal Tercihler
Ücretler yalnızca ekonomik göstergeler değildir. Aynı zamanda toplumda yaratılan değerin nasıl paylaşılacağına ilişkin siyasal bir tercihtir.
Bugün asgari ücret, giderek daha geniş bir emekçi kesiminin yaşam standardını belirlemektedir. Ancak ücret politikaları çoğu zaman emekçilerin gerçek ihtiyaçlarından çok sermaye birikiminin koşulları üzerinden şekillenmektedir.
Oysa ücretler; yaşam maliyetleri, barınma, gıda, ulaşım, eğitim, sağlık giderleri ve emeğin yarattığı toplam değerden aldığı pay üzerinden değerlendirilmelidir.
Milyonlarca insan geçim sıkıntısı yaşarken kamu kaynaklarının hangi alanlara yönlendirildiği temel bir siyasal tercih ortaya koyar.
Savunma harcamaları, sermaye teşvikleri ve büyük ölçekli projeler tartışılırken temel soru şudur:
Toplumsal kaynaklar hangi ihtiyaçlara göre kullanılmalıdır?
Bugün NATO'nun savunma harcamalarını millî gelirin yüzde 5'i düzeyine çıkarma hedefi doğrultusunda, Türkiye açısından yaklaşık 80 milyar dolarlık bir kaynağın askerî harcamalara yönlendirilmesi tartışılmaktadır. Aynı büyüklükteki bir kaynağın emekçilere ayrılması ise ücretlerin artırılması, emekli aylıklarının iyileştirilmesi ve kamusal hizmetlerin güçlendirilmesi için kullanılabilecek önemli bir toplumsal imkân yaratabilirdi. Bu durum, kaynak sorununun değil, kaynakların hangi sınıfsal önceliklere göre dağıtıldığının belirleyici olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Askeri harcamalara ayrılan büyük kaynaklarla emekçilerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi için talep edilen kaynaklar arasındaki karşılaştırmalar, ekonomik kararların yalnızca teknik değil, aynı zamanda sınıfsal tercihler olduğunu göstermektedir.
Çünkü mesele yalnızca ne kadar üretildiği değil; yaratılan zenginliğin hangi amaçlara yönlendirildiğidir.
Emek mücadelesi bu nedenle yalnızca daha yüksek ücret talebi değildir. Aynı zamanda emeğin yarattığı değerin nasıl paylaşılacağı, ekonomik kararların kimlerin çıkarları doğrultusunda alınacağı ve toplumun kaynaklarının hangi amaçlara ayrılacağı sorusudur.
Devlet, Sermaye ve Demokrasi Mücadelesi
Kapitalist toplumlarda devlet çoğu zaman tarafsız bir kurum olarak sunulur. Ancak devlet; ekonomik kaynakların dağıtımı, çalışma ilişkileri, mülkiyet biçimleri ve kamusal hizmetler aracılığıyla toplumsal güç ilişkilerinin şekillenmesinde belirleyici bir role sahiptir.
Türkiye’de uzun yıllardır görülen eğilimler; kamu kaynaklarının belirli sermaye kesimlerine aktarılması, emeğin pazarlık gücünün zayıflaması, sendikal örgütlenmenin gerilemesi ve kamusal hizmetlerin piyasa ilişkilerine açılması biçiminde ortaya çıkmaktadır.
Sosyalizmin temel farkı burada ortaya çıkar.
Sosyalizm yalnızca farklı bir hükümet programı değil; toplumun üretim süreçleri ve yaşam koşulları üzerindeki kolektif denetimini genişletme iddiasıdır.
Demokrasi de yalnızca seçimlerden ve siyasal haklardan ibaret değildir. Gerçek demokrasi, insanların kendi yaşam koşulları üzerinde etkili olabilmesini gerektirir.
İşçinin çalışma koşullarında, öğrencinin eğitim hakkında, kentlinin yaşam alanlarında ve toplumun sağlık, enerji, barınma gibi temel alanlarda söz sahibi olması demokratik eşitliğin bir parçasıdır.
Ekonomik eşitsizliklerin derin olduğu toplumlarda siyasal eşitlik de sınırlı kalır. Bu nedenle sosyalizm, demokrasiyi reddeden değil; onu ekonomik alanı da kapsayacak biçimde genişletmeyi hedefleyen bir yaklaşım olarak ortaya çıkar.
Sosyalizmin Güncel Görevi. Geleceği Kim Kuracak?
Bugün sosyalizmin yeniden tartışılması geçmişe duyulan bir özlem değildir. Kapitalizmin güncel sorunlarının ortaya çıkardığı temel sorulara verilen bir yanıt arayışıdır.
Kapitalizm üretim kapasitesini geliştirmiş olmasına rağmen, yarattığı zenginliği toplumun tamamının refahına dönüştürme konusunda yapısal sınırlarla karşı karşıyadır.
Ancak hiçbir kriz kendiliğinden toplumsal dönüşüm yaratmaz. Tarihsel değişimler örgütlü mücadele, siyasal irade ve toplumsal bilinçle gerçekleşir.
Sosyalist hareketin görevi; işçinin ücret mücadelesini, öğrencinin gelecek mücadelesini, kadınların özgürlük mücadelesini, emeklilerin yaşam mücadelesini ve ekolojik mücadeleyi ortak bir toplumsal perspektifte birleştirebilmektir.
Çünkü bu mücadelelerin ortak noktası, insanların kendi yaşamları üzerinde daha fazla söz sahibi olma talebidir.
Bugün insanlığın önünde tarihsel bir tercih bulunmaktadır:
Daha fazla eşitsizlik, savaş, güvencesizlik ve ekolojik yıkım mı?
Yoksa toplumların kendi üretim güçleri ve ortak geleceği üzerinde daha fazla söz sahibi olacağı yeni bir toplumsal düzen arayışı mı?
Sosyalizmin güncelliği tam da bu soruda ortaya çıkmaktadır.
Mesele yalnızca bugünkü krizleri yönetmek değildir. Mesele, sürekli kriz üreten toplumsal ilişkileri değiştirecek tarihsel bir yön yaratmaktır.
Tarih kapanmış değildir.
Gelecek, bugünden verilen toplumsal mücadelelerle şekillenecektir.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.















251934370.webp)




250235831.webp)

252534979.webp)





250010549.webp)







































263416437.webp)











262212379.webp)




253526889.webp)









240907348.webp)








241725935.webp)
243429794.webp)






























