Fırtınayı Beklemek Değil, Dünyanın Tozunu Atmak
Fırtınayı Beklemek Değil, Dünyanın Tozunu Atmak
Çözülen Düzen ve Çoklu Kriz
Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği sona ererken dünya yeni bir istikrar dönemine değil, birbirini besleyen krizler çağına girmektedir. Savaşlar, iklim felaketleri, teknolojik dönüşüm ve derinleşen eşitsizlikler yalnızca mevcut düzenin sorunlarını değil, onun tarihsel sınırlarını da görünür hale getirmektedir. Uzun yıllar boyunca ilerleme, büyüme ve istikrar vaatleriyle meşrulaştırılan küresel düzen bugün giderek daha fazla belirsizlik, güvensizlik ve çatışma üretmektedir.
Uluslararası sistemin dengeleri sarsılmakta, iklim krizi geri dönüşü zor eşiklere yaklaşmakta, yapay zekâdan biyoteknolojiye uzanan teknolojik dönüşüm üretimden savaşa kadar tüm alanları yeniden şekillendirmektedir. Büyük güçler arasındaki rekabet keskinleşirken, küresel düzenin istikrar vaadi çözülmektedir.
ABD ile Çin arasındaki ekonomik ve teknolojik rekabet, Rusya-Ukrayna savaşı, Ortadoğu'da süren çatışmalar ve enerji koridorları üzerindeki mücadeleler yalnızca bölgesel gerilimler değildir. Bunlar, dünya sisteminde yaşanan daha derin dönüşümlerin belirtileridir. Soğuk Savaş sonrasında kurulan ve uzun süre “küreselleşme” söylemiyle meşrulaştırılan düzen çözülmektedir.
Bu tablo sıradan bir jeopolitik gerilim dönemi değildir. Yaşananlar, kapitalist dünya sisteminin tarihsel sınırlarına ulaştığını göstermektedir. Eski kurumlar meşruiyet kaybederken, yeni düzenin hangi toplumsal ve sınıfsal temelde kurulacağı sorusu giderek daha belirleyici hale gelmektedir.
Bugünün krizi yalnızca ekonomik değildir. Ekolojik, teknolojik, siyasal ve toplumsal boyutları iç içe geçmiş durumdadır.
Küresel ölçekte ticaret savaşları, yaptırımlar, enerji rekabeti ve bölgesel çatışmalar artarken; üretim, finans ve lojistik ağları büyük güçlerin elinde birer ekonomik silaha dönüşmektedir. Küreselleşmenin işbirliği söylemi yerini açık güç mücadelelerine bırakmıştır.
Aynı zamanda dünyanın en büyük teknoloji, enerji ve finans şirketleri tarihte görülmemiş bir ekonomik yoğunlaşma yaratmaktadır. Yapay zekâ, veri altyapıları, dijital platformlar ve kritik madenler üzerinde kurulan denetim, ekonomik gücün yanı sıra siyasal etkileri de beraberinde getirmektedir. Demokratik karar alma süreçleri giderek daha fazla küresel sermaye ağlarının etkisi altına girmektedir.
Kapitalist üretim biçimi aynı zamanda derin bir ekolojik yıkım üretmektedir. Kuraklık, sel, yangın ve su krizi artık geleceğin değil bugünün gerçekliğidir. Doğa, sermaye birikiminin yeni alanına dönüştürülmüş; ormanlar madenciliğe, kıyılar turizme, kentler rant ekonomisine açılmıştır.
Ekolojik kriz doğanın değil, kapitalizmin doğayla kurduğu sömürü ilişkisinin sonucudur.
Teknolojik dönüşüm de benzer bir çelişki yaratmaktadır. Yapay zekâ ve otomasyon üretkenliği artırırken, bunun meyveleri toplumun geneline değil sermaye sahiplerine aktarılmaktadır. Platform ekonomileri milyonlarca insanı “esnek çalışma” adı altında güvencesizliğe sürüklemektedir. Teknoloji insanlığın ortak refahını büyütebilecek bir araçken, kâr mantığı altında yeni eşitsizlik biçimlerinin üreticisine dönüşmektedir.
Bu nedenle içinde bulunduğumuz dönem yalnızca bir kriz dönemi değil; aynı zamanda tarihsel mücadelelerin yoğunlaştığı bir geçiş dönemidir. Esas mesele, ortaya çıkan yeni dünyanın hangi toplumsal güçlerin çıkarları doğrultusunda şekilleneceğidir.
Türkiye'de Krizin Toplumsal Sonuçları
Türkiye bu küresel kırılmaya ekonomik bağımlılık, kurumsal zayıflık ve toplumsal parçalanmışlık içinde yakalanmıştır.
Son yıllarda uygulanan ekonomik model, üretken yatırımlardan çok inşaat, kredi genişlemesi ve rant temelli büyümeye dayanmıştır. Sanayide dışa bağımlılık derinleşmiş, yüksek teknoloji üretimi sınırlı kalmış, tarım politikaları küçük üreticiyi giderek daha kırılgan hale getirmiştir. Gıda fiyatlarındaki sürekli artış ve üretim maliyetlerindeki yükseliş bunun en görünür sonuçlarıdır.
Özelleştirmeler yoluyla kamusal varlıkların önemli bir bölümü özel sermayeye devredilmiş, kamu-özel işbirliği projeleri ve çeşitli teşvik mekanizmaları aracılığıyla toplumsal kaynaklar belirli sermaye çevrelerine aktarılmıştır. Böylece ekonomik büyümenin maliyetleri toplumun geniş kesimlerine yüklenirken, getirileri dar bir sermaye grubunda yoğunlaşmıştır.
Bu süreçte devletin uzun vadeli planlama kapasitesi zayıflamış; eğitim, sağlık, barınma ve sosyal güvenlik gibi temel alanlarda piyasa mantığı giderek daha belirleyici hale gelmiştir. Eğitim sistemi nitelik kaybı yaşarken, genç işsizliği kronikleşmiş; sağlık hizmetleri üzerindeki baskı artmış; kentlerde barınma krizi milyonlarca insanın temel sorunu haline gelmiştir.
Dolayısıyla yaşanan sorunlar yalnızca yanlış ekonomi politikalarının sonucu değildir. Sorun, sermaye birikimini toplumun ihtiyaçlarının önüne koyan yapısal bir ekonomik ve siyasal düzendir.
Türkiye'de kriz yalnızca ekonomik göstergelerde değil, toplumsal yaşamın yeniden üretiminde de kendisini göstermektedir.
Gençler gelecek kuramamakta, yüksek eğitim artık güvenceli yaşam anlamına gelmemektedir. Emekçiler daha uzun saatler çalışırken reel gelirleri gerilemektedir. Kadınlar bakım yükü, güvencesizlik ve eşitsizlik arasında sıkışmaktadır. Emekliler yoksullukla, köylüler üretimden kopuşla, kent yoksulları ise barınma kriziyle karşı karşıyadır.
Özellikle genç kuşaklar açısından kriz aynı zamanda varoluşsal bir nitelik taşımaktadır. Eğitim, istihdam ve barınma arasındaki ilişkinin kopması, milyonlarca insanın geleceği bir hak olarak değil, giderek uzaklaşan bir ayrıcalık olarak görmesine yol açmaktadır. Beyin göçü, genç işsizliği ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması bu durumun önemli göstergeleridir.
Toplumsal zenginlik büyürken bu zenginlik dar bir sermaye çevresinde yoğunlaşmaktadır. Sorun yalnızca gelir dağılımı değildir; toplumun kendi geleceğini yeniden üretebilme kapasitesinin aşınmasıdır.
Bugünün temel siyasal sorunu, krizlerin nasıl yönetileceği değil; toplumsal yaşamın sermayenin ihtiyaçlarına mı, yoksa toplumun ihtiyaçlarına mı göre yeniden örgütleneceğidir.
Yeni Bir Sınıf Gerçeği ve Demokratik Dönüşüm
Günümüz kapitalizmi işçi sınıfını ortadan kaldırmamış; aksine genişletmiş ve parçalamıştır.
Fabrika işçilerinin yanı sıra lojistik emekçileri, sağlık çalışanları, öğretmenler, kuryeler, yazılımcılar, çağrı merkezi çalışanları ve güvencesiz milyonlar aynı üretim ilişkilerinin parçasıdır. Üretimin biçimleri değişse de temel çelişki değişmemiştir: üretimi gerçekleştirenlerle üretilen değere el koyanlar arasındaki karşıtlık sürmektedir.
Sorun işçi sınıfının yokluğu değil, parçalanmışlığıdır. Taşeronlaşma, platform çalışması ve sendikasızlaşma ortak mücadele zeminlerini zayıflatmaktadır. Ancak farklı sektörlerde ortaya çıkan grevler, işçi direnişleri ve taban inisiyatifleri bu parçalanmanın mutlak olmadığını göstermektedir.
Bugünün sınıf mücadelesi yalnızca ücret pazarlığına indirgenemez. Aynı sömürü ilişkisi kadınların özgürlük mücadelesinde, gençlerin gelecek arayışında, köylülerin toprak direnişlerinde ve ekoloji mücadelelerinde farklı biçimlerde görünmektedir.
Bu nedenle sınıf mücadelesi ile demokrasi, ekoloji ve özgürlük mücadeleleri birbirinden ayrı düşünülemez. Ortak karşıtlık açıktır: yaşamın tüm alanlarını sermaye birikimine tabi kılan düzen.
Toplumsal dönüşüm yalnızca ekonomik programlarla gerçekleşmez. Demokratik katılımın genişlemesi, örgütlenme özgürlüğünün güvence altına alınması ve yurttaşların karar alma süreçlerine etkili biçimde katılması da bu dönüşümün ayrılmaz parçalarıdır.
Demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir; toplumun kendi geleceği üzerinde söz sahibi olabilmesinin kurumsal biçimidir. Sendikal haklar, ifade özgürlüğü, kadınların eşit yurttaşlığı, yerel katılım mekanizmaları ve ekolojik karar süreçleri aynı demokratikleşme ihtiyacının farklı boyutlarıdır.
Tarih yalnızca çöküşlerin değil, aynı zamanda yeni olanakların da tarihidir. Her büyük kriz, egemen sınıfların yönetme kapasitesinin zayıfladığı ve toplumsal dönüşüm ihtimalinin büyüdüğü momentler yaratır. Ancak kriz kendiliğinden dönüşüm yaratmaz. Tarihi değiştiren, örgütlü toplumsal müdahaledir.
Kapitalist düzen yalnızca sömürüyle değil, örgütsüzlük ve çaresizlik üreterek de varlığını sürdürür. Bu nedenle bugünün temel sorunu ekonomik olduğu kadar siyasal ve örgütsel bir sorundur.
Bugünün ihtiyacı yalnızca hükümet değişikliği değil, yeni bir toplumsal yönelimdir. Enerjinin kamusal planlamaya dayandığı, doğal kaynakların piyasa yerine toplumsal ihtiyaçlara göre kullanıldığı, stratejik sektörlerin kamusal denetimde olduğu bir ekonomik yapı gereklidir.
Eğitim bilimsel, laik ve eşitlikçi bir temelde yeniden kurulmalı; sağlık, barınma ve sosyal güvenlik temel hak olarak güvence altına alınmalıdır. Sendikal örgütlenmenin önündeki engeller kaldırılmalı, güvencesiz çalışma biçimleri sınırlandırılmalıdır. Ekolojik dönüşüm piyasa mekanizmalarının insafına bırakılmadan kamusal planlama ile gerçekleştirilmelidir.
Ancak bu dönüşüm yukarıdan değil, aşağıdan gelen örgütlü toplumsal güçle mümkündür. Egemen sınıflar kendi ayrıcalıklarından gönüllü olarak vazgeçmezler. Bu nedenle gerçek değişim, emekçilerin, gençlerin, kadınların ve tüm ezilen kesimlerin ortak siyasal iradesiyle mümkündür.
Fırtınanın İçinde Taraf Olmak
Önümüzdeki dönem sıradan bir siyasal değişim dönemi değil; tarihsel bir yön tayini dönemidir.
İklim krizi, teknolojik dönüşüm, savaşlar ve eşitsizlikler tüm toplumları yeni bir tercihle karşı karşıya bırakmaktadır:
Ya mevcut düzenin devamı ve derinleşen yıkım,
ya da kolektif bir toplumsal dönüşüm.
Bu nedenle mesele fırtınanın gelip gelmeyeceği değil, onun içinde hangi tarafta durulacağıdır.
Beklemek değil, örgütlenmek.
Boyun eğmek değil, direnmek.
Yalnızlaşmak değil, dayanışmayı büyütmek.
Rekabet değil, kolektif mücadele.
Çünkü tarih artık ertelenmiş bir olasılık değil, yaşanan bir süreçtir. Dünyanın geleceği üzerine verilen mücadele uzak bir gelecekte değil, bugünün toplumsal çatışmaları içinde şekillenmektedir.
Dünyanın tozunu atmak, yalnızca daha iyi bir gelecek istemek değildir. Dünyanın tozunu atmak, emeğin, özgürlüğün, eşitliğin ve demokratik katılımın egemen olduğu bir geleceği bugünden örgütlemeye başlamaktır.
Çünkü tarih artık uzaktan izlenen bir sahne değil, içinde yaşadığımız mücadele alanıdır.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.












263416437.webp)



262212379.webp)









253526889.webp)





240907348.webp)









241725935.webp)
243429794.webp)








251934370.webp)




250235831.webp)

252534979.webp)





250010549.webp)





























































