Post

Kriz ve Direniş

Kriz ve Direniş

Rejimin Yeni Biçimi

Kapitalizm tarihsel kriz evrelerine çoğu zaman savaşlar, otoriterleşme dalgaları ve toplumsal yıkım eşliğinde girer. İçinden geçtiğimiz dönem de bu tarihsel eğilimin yeni bir uğrağıdır. Bugün dünya ölçeğinde yaşanan ekonomik daralma, enerji krizleri, gıda zincirlerindeki kırılmalar, bölgesel savaşlar, kitlesel göç hareketleri ve devlet aygıtlarının güvenlikçi eksende yeniden yapılandırılması; birbirinden bağımsız gelişmeler değil, kapitalist dünya sisteminin yapısal krizinin sonuçlarıdır.

Neoliberal birikim modeli artık tarihsel sınırlarına dayanmıştır. Uzun yıllar boyunca düşük ücret, finansallaşma, borçlanma, özelleştirme ve sınırsız sermaye hareketleri üzerinden sürdürülen birikim rejimi bugün kendi çelişkileri altında çözülmektedir. Enflasyonun kalıcılaşması, işsizliğin büyümesi, barınma krizinin derinleşmesi ve reel ücretlerin erimesi; geçici ekonomik dalgalanmalar değil, kapitalist üretim ilişkilerinin tarihsel tıkanmasının dışavurumlarıdır.

Bugün emperyalist sistem yeni bir paylaşım evresine girmiştir. Enerji yolları, ticaret koridorları, nadir madenler, lojistik merkezler ve ucuz emek havzaları üzerindeki rekabet giderek sertleşmektedir. Ortadoğu’dan Kafkasya’ya, Doğu Akdeniz’den Afrika’ya kadar uzanan geniş coğrafyada yaşanan gerilimlerin temelinde yalnızca diplomatik çatışmalar değil; kapitalist dünya sisteminin yeniden yapılandırılma ihtiyacı bulunmaktadır.

İran merkezli gerilimlerin büyümesi, Hürmüz Boğazı üzerindeki çatışma ihtimali, Çin ile ABD arasındaki hegemonya mücadelesi ve Avrupa kapitalizminin enerji bağımlılığı; dünya ölçeğinde uzun süreli bir istikrarsızlık dönemine girildiğini göstermektedir. Bu kırılmalar yalnızca devletler arası ilişkileri değil, içerideki sınıf dengelerini de doğrudan belirlemektedir.

Kriz dönemlerinde devlet aygıtları merkezileşir, sermaye sınıfları daha saldırgan hale gelir ve emekçi sınıflar üzerindeki baskı yoğunlaşır. Kapitalizm krizlerini demokratikleşerek değil; zor aygıtlarını genişleterek, toplumsal muhalefeti parçalayarak ve istisna yönetim tekniklerini kalıcılaştırarak yönetir.

Bu nedenle bugün yaşanan süreç yalnızca sıradan bir “otoriterleşme” değildir. Karşı karşıya olunan tablo, sermaye düzeninin kriz koşullarında devlet aygıtını karşı-devrimci eksende yeniden yapılandırdığı tarihsel bir dönüşümdür. Parlamentolar tamamen kapatılmamakta, seçimler bütünüyle ortadan kaldırılmamakta, anayasal biçimler korunmaktadır. Ancak demokratik mekanizmalar içeriksizleştirilmekte; muhalefet rejimin sınırları içine çekilerek denetlenebilir hale getirilmektedir. Böylece olağanüstü yönetim biçimleri gündelik siyasal işleyişin parçasına dönüşmektedir.

Türkiye’de yaşanan dönüşüm bu tarihsel bağlam içerisinde ele alınmalıdır.

Türkiye yalnızca emperyalist politikaların edilgen bir nesnesi değildir. Aynı zamanda bölgesel sermaye düzeninin aktif taşıyıcılarından biridir. NATO içerisindeki stratejik rolü, savunma sanayi yatırımları, enerji geçiş hatlarındaki konumu, Avrupa için göç tamponu işlevi görmesi, Körfez sermayesiyle geliştirdiği ilişkiler ve ucuz emek gücü sunması; Türkiye kapitalizmini emperyalist yeniden yapılanma sürecinin doğrudan ortaklarından biri haline getirmektedir.

Bu nedenle yaşanan siyasal dönüşümü yalnızca “dış müdahale” söylemiyle açıklamak yetersizdir. Türkiye sermaye sınıfı da bu dönüşümün doğrudan öznesidir. İnşaat, finans, enerji, lojistik, savunma ve rant ekonomisi etrafında örgütlenen sermaye blokları; mevcut devlet biçiminin sürdürülmesinden doğrudan çıkar sağlamaktadır.

Çünkü sermaye düzeni artık geniş toplumsal kesimlerden rıza üretme kapasitesini kaybetmektedir. Neoliberal düzen milyonlara gelecek vaat edememektedir. Gençlik güvencesizlik içerisinde yaşamaktadır. Emekliler yoksullaşmaktadır. İşçiler daha fazla çalışıp daha az yaşayabilmektedir. Barınma krizi milyonlarca insan için doğrudan yaşam krizine dönüşmüştür.

Antonio Gramsci’nin işaret ettiği gibi egemenlik yalnızca baskıyla değil, hegemonya üretimiyle sürdürülür. Egemen sınıflar yalnızca devleti değil, toplumun “normal”, “meşru” ve “mümkün” olana dair algısını da biçimlendirmeye çalışır. Medya manipülasyonu, sürekli güvenlik söylemi, kutuplaştırma siyaseti ve kontrollü kriz atmosferi bu işlevi görmektedir.

Toplum sürekli olarak “istikrar-kaos”, “beka-tehdit”, “yerli-düşman” ikilikleri üzerinden yönetilmektedir. Böylece sınıfsal çelişkiler görünmez hale getirilirken emekçi halkın öfkesi yukarıya değil birbirine yönlendirilmektedir.

Faşizan dönüşüm tam da bu noktada yalnızca devlet baskısı değil; toplumsal ilişkilerin yeniden örgütlenme biçimi haline gelir.

İnsanlar yalnızlaştırılır. Güvencesizlik sıradanlaştırılır. Rekabet gündelik yaşamın temel ilişkisine dönüştürülür. Hakikat parçalanır. Sürekli bilgi bombardımanı altında toplumun düşünme ve kolektif davranma kapasitesi aşındırılır. Umutsuzluk yalnızca psikolojik bir sonuç değil, doğrudan siyasal yönetim tekniğine dönüşür.

Böylece rejim yalnızca polis şiddetiyle değil; toplumsal atomizasyon, korku üretimi ve siyasal edilgenleştirme mekanizmalarıyla işler hale gelir.

Üniversiteler ve Kriminalizasyon Rejimi

Krizin en sert hissedildiği alanlardan biri gençliktir.

Üniversite mezunları artık diplomalarının toplumsal güvence sağlamadığını açık biçimde görmektedir. Beyaz yakalı emekçiler hızla proleterleşmekte; mühendisler, öğretmenler, akademisyenler, sağlık çalışanları ve plaza emekçileri güvencesiz çalışma koşullarına sürüklenmektedir. Dijital emek rejimi, platform kapitalizmi, kurye ekonomisi, esnek çalışma biçimleri ve staj sömürüsü; gençliği sermaye düzeninin güvencesiz emek rezervine dönüştürmektedir.

Bugünün gençliği artık “geleceğin orta sınıfı” değildir. Diplomalı işsizlik, borçlandırılmış yaşam, barınma krizi ve güvencesiz çalışma rejimi; milyonlarca genci doğrudan emekçi sınıfların parçası haline getirmektedir.

Bu nedenle üniversiteler yalnızca akademik kurumlar değil; sınıf mücadelelerinin yoğunlaştığı siyasal alanlardır.

Kampüslere polis sokulması, öğrenci hareketlerinin kriminalize edilmesi, akademisyenlerin tasfiye edilmesi ve üniversite yönetimlerinin doğrudan siyasal iktidara bağlanması tesadüfi değildir. Rejim açısından temel tehditlerden biri, gençliğin emekçi sınıflarla birleşme potansiyelidir.

Son dönemde üniversiteler üzerinden yürütülen tasfiye siyaseti ve “mutlak butlan” kararları bu açıdan kritik önemdedir. Hukuki teknikler gibi sunulan bu mekanizmalar gerçekte siyasal alanı yeniden dizayn etmenin araçlarıdır. Burada istisna hukuku olağan yönetim pratiğine dönüştürülmektedir. “Mutlak butlan” yalnızca belirli kurumları hedef alan idari bir müdahale değil; toplumsal meşruiyet sınırlarını yeniden çizen siyasal bir operasyon işlevi görmektedir.

Hedef alınan yalnızca belirli üniversiteler değildir. Esas hedef; eleştirel düşüncenin, bilimsel üretimin ve toplumsal muhalefetin tasfiye edilmesidir.

Marksist devlet teorisinin temel önermesi burada bütün açıklığıyla ortaya çıkar: Devlet, egemen sınıfın örgütlü iktidar aygıtıdır. Hukuk ise bu örgütlü tahakkümün meşruiyet mekanizmalarından biridir. Normal dönemlerde “tarafsızlık” görüntüsü taşıyan hukuk, kriz anlarında gerçek sınıfsal karakterini açık biçimde ortaya koyar.

Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur.

“Terör”, “milli güvenlik”, “dezenformasyon”, “kamu düzeni” ve “beka” gibi kavramlar hukuki değil siyasal işlevler taşımaktadır. Toplumsal muhalefet kriminalize edilmekte, öğrenciler ve akademisyenler hedef haline getirilmekte, sendikal faaliyetler baskı altına alınmakta ve medya alanı doğrudan denetim altına sokulmaktadır.

Egemen blok toplumsal desteğini kaybettikçe daha fazla zor aygıtına başvurmaktadır. Ancak baskının yoğunlaşması egemenliğin güçlendiğini değil, tersine meşruiyet krizinin derinleştiğini göstermektedir.

Gerçek Çelişki

Bugün egemen sınıfların temel stratejisi toplumu parçalamaktır. “Beka”, “iç tehdit”, “milli güvenlik” ve kültürel kutuplaşma söylemleri bu nedenle sürekli yeniden üretilmektedir. Amaç sınıfsal çelişkileri görünmez kılmak ve emekçi halkı birbirine karşı konumlandırmaktır.

İşçiyi göçmene, Türkü Kürde, laikleri muhafazakârlara, yoksulu daha yoksula karşı kışkırtan siyaset biçimi; sermaye düzeninin krizini yönetme aracına dönüşmüştür.

Oysa bugün Türkiye’de temel çelişki kültürel değil sınıfsaldır.

Yoksullaşan yalnızca belirli toplumsal kesimler değil; toplumun geniş emekçi çoğunluğudur. Fabrikalarda düşük ücretlerle çalışan işçiler, güvencesiz beyaz yakalılar, işsiz gençler, geçinemeyen emekliler, borç altında yaşayan küçük üreticiler ve kent yoksulları aynı sömürü düzeninin baskısı altında yaşamaktadır.

Bu nedenle çözüm seçim döngülerine sıkışmış dar parlamenter muhalefet olamaz. Çünkü sorun yalnızca mevcut yönetim pratiği değil; sermaye düzeninin kendisidir. Kapitalist üretim ilişkileri sürdüğü sürece kriz dönemlerinde baskı mekanizmaları farklı biçimlerde yeniden üretilecektir.

Düzen muhalefetinin temel sınırı da burada ortaya çıkmaktadır. Sistem içi restorasyon projeleri, kriz üreten toplumsal ilişkileri değil yalnızca yönetim biçimini değiştirmeyi hedeflemektedir. Oysa yaşanan kriz yalnızca hükümet krizi değil; devlet biçimi krizidir.

Sermaye düzeni mevcut kriz koşullarında daha merkezileşmiş, yürütme ağırlıklı ve denetim kapasitesi yüksek bir devlet mimarisi istemektedir. Rejim yalnızca güçlü bir iktidar değil; denetlenebilir bir muhalefet de yaratmaya çalışmaktadır.

Bu nedenle mücadele yalnızca seçim güvenliği ya da anayasal restorasyon meselesi değildir. Asıl mesele; emekçi sınıfların bağımsız tarihsel özne haline gelip gelemeyeceğidir.

Üniversiteler üzerinden yaratılmak istenen ayrıştırma rejimine, “mutlak butlan” kararlarıyla derinleştirilen kriminalizasyon siyasetine ve toplumun güvenlik eksenli yeniden kutuplaştırılmasına karşı gerçek seçenek; birleşik, örgütlü ve sınıf eksenli toplumsal mücadeledir.

Çünkü parçalanmış toplumsal öfke kolayca bastırılabilir. Ancak işçi sınıfı hareketi ile gençlik hareketinin birleştiği tarihsel momentler siyasal dengeleri değiştirme kapasitesine sahiptir.

Bu nedenle kampüslerdeki özgürlük mücadelesi ile fabrikalardaki ücret mücadelesi birbirinden ayrı değildir. Üniversite direnişleri ile işçi mücadeleleri arasında kurulacak tarihsel bağ; yalnızca savunma hattı değil, yeni bir toplumsal kuruluşun maddi zemini olabilir.

Tarihsel Seçenek

Bugün ihtiyaç duyulan şey savunmacı reflekslerin ötesine geçen bağımsız sınıf siyasetidir.

Emekçi sınıfların bağımsız siyasal hattı kurulamadığı her durumda toplumsal öfke ya sistem içi restorasyon projelerine yönlendirilmekte ya da milliyetçi-gerici ideolojiler tarafından soğurulmaktadır. Çünkü kriz dönemleri aynı zamanda siyasal saflaşma dönemleridir.

Egemen sınıflar böylesi tarihsel eşiklerde toplumu korku, güvenlik ve istikrar söylemleri üzerinden yeniden biçimlendirmeye çalışır. Üniversiteler üzerinden yaratılan kriminalizasyon siyaseti de bu stratejinin parçasıdır. Çünkü rejim açısından asıl tehdit ekonomik krizin kendisi değil; bu krizden doğabilecek birleşik toplumsal muhalefet ihtimalidir.

Bu nedenle öğrenci hareketleriyle işçi direnişleri arasındaki bağ tarihsel önem taşımaktadır. Güvencesizlik, işsizlik ve geleceksizlik milyonlarca genci sermaye düzeninin doğrudan hedefi haline getirmiştir. Kampüslerdeki özgürlük mücadelesi ile fabrikalardaki sınıf mücadelesi aynı tarihsel hattın parçalarıdır.

Ancak birleşik mücadele yalnızca ekonomik talepler etrafında değil; demokratik haklar, ifade özgürlüğü, sendikal örgütlenme, kadın özgürlüğü, Kürt halkının demokratik hakları, kamusal yaşam alanlarının savunulması ve antiemperyalist mücadele ekseninde büyütülmek zorundadır.

Çünkü faşizan dönüşüm yalnızca siyasal alanı değil; gündelik yaşamı da yeniden biçimlendirmektedir. İnsanlar susmaya, yalnızlaşmaya ve küçük çıkar ilişkileri içerisinde yaşamaya alıştırılmaktadır. Rekabet toplumsal yaşamın temel ilkesi haline gelirken dayanışma kültürü tasfiye edilmektedir.

Bu nedenle anti-faşist mücadele yalnızca teşhir siyaseti değildir. Aynı zamanda başka bir toplumsal yaşamın maddi ve siyasal imkanlarını bugünden kurma mücadelesidir.

Gerçek mesele yalnızca iktidarın değişmesi değildir. Gerçek mesele kriz üreten toplumsal düzenin değişmesidir.

Kapitalist üretim ilişkileri sürdüğü sürece baskı mekanizmaları farklı biçimlerde yeniden üretilecektir. Gerçek demokratikleşme yalnızca anayasal reformlarla değil; ekonomik ve toplumsal güç ilişkilerinin dönüşmesiyle mümkündür.

Bugün tarihsel olarak ihtiyaç duyulan şey; taban örgütlenmelerinin büyütülmesi, sendikal alanın sınıf eksenli yeniden kurulması, öğrenci-emekçi dayanışma ağlarının yaygınlaştırılması, barınma, eğitim, sağlık ve ulaşım hakkının kamusal perspektifle savunulması, kamusal mülkiyet ve toplumsal planlama tartışmalarının büyütülmesi, antiemperyalist mücadelenin emek eksenli yeniden inşa edilmesidir.

Çünkü birleşik ve örgütlü bir halk muhalefeti yaratılmadığı sürece krizlerin faturası daha fazla sömürü, daha yoğun baskı ve daha derin yoksulluk olarak emekçi sınıflara kesilecektir.

Ancak tarih aynı zamanda başka bir olasılığı da içinde taşır.

Dünyanın birçok yerinde işçiler yeniden greve çıkıyor, gençlik hareketleri siyasal karakter kazanıyor, halk hareketleri kamusal yaşam alanlarını savunuyor. Türkiye’de de benzer bir tarihsel birikim oluşuyor.

Fabrikalarda direnen işçiler, kampüslerini savunan öğrenciler, güvencesizliğe karşı örgütlenmeye çalışan genç emekçiler, kadın hareketi, Kürt halkının demokratik mücadelesi ve yaşam alanlarına sahip çıkan halk hareketleri; aynı tarihsel mücadelenin farklı biçimlerini temsil ediyor.

Bugünün temel sorusu şudur:

Bu parçalı direnişler birleşik bir siyasal hatta dönüşebilecek mi?

Eğer emekçi sınıflar bağımsız örgütlü gücünü yaratamazsa krizlerin sonucu daha fazla otoriterleşme, daha yoğun sömürü ve daha derin toplumsal yıkım olacaktır.

Ancak birleşik sınıf mücadelesi büyütülebilirse bugünün karanlığı aynı zamanda yeni bir tarihsel kuruluş momentine dönüşebilir.

Çünkü mesele artık yalnızca bir yönetim krizinin değil; sermaye düzeninin tarihsel meşruiyet krizinin derinleşmesidir. Kapitalizm milyonlara gelecek sunamadığı ölçüde daha fazla denetim, daha fazla zor ve daha fazla yıkım üretmektedir.

Bu nedenle mücadele yalnızca mevcut iktidara karşı değil; sömürü, eşitsizlik ve toplumsal yıkım üreten bütün bir düzene karşı yürütülmek zorundadır.

Tarih yalnızca saraylarda, şirket merkezlerinde ya da uluslararası zirvelerde yazılmaz.

Tarih; fabrikalarda, kampüslerde, mahallelerde, direniş alanlarında ve emekçi halkın örgütlü mücadelesi içerisinde yazılır.

Türkiye’nin gerçek geleceğini belirleyecek olan da budur: örgütlü halkın tarih sahnesine nasıl çıkacağı.

 

Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.

İlgili Yazılar

Post

Kriz ve Direniş

Post

Faşizmin Yeniden Biçimlenmesi. Kriz Devleti, Hegemonya ve Türkiye

Post

Hafızanın Keskinliği, Çelişkinin İzleri. Yalçın Küçük Üzerine

Post

NATO ve 21. Yüzyılın Hegemonik Oyunları

Post

Genişleyen Sınıf Kendi Adıyla Konuşuyor

Post

Dünyayı Biz Kuracağız. Gençliğin Sınıfsal, Politik ve Örgütsel Görevi

Post

Türkiye’de Yoksulluk. Ekonomik Bir Hata mı, Bilinçli Bir Emek Rejimi mi?

Post

Küresel Kriz, Emperyalist Rekabet ve Savaşın Ufku

Post

İktidarın Çürümesi ve Gürültünün Siyaseti

Post

Sistem, Mezhep ve Sınıf

Post

Kapitalist Kriz ve Halkların Direnişi

Post

İlke ile Refleks Arasında

Post

EMPERYALİST SAVAŞ VE TAHAKKÜM DÜZENİ

Post

Gerçeklikten Kaçışın Politik Anlamı

Post

Emperyalist Kriz ve Sınıf Mücadelesi. NATO, Ortadoğu ve Türkiye

Post

Maskenin Ardından Bakmak

Post

İstisna Rejimi

Post

EĞİTİM DEĞİL EMEK

Post

Kürt Meselesi ve Devletçi Paradigma

Post

Sömürü Ağları ve Sınırların Ötesindeki Emek

Post

Gazze Emperyalizm, Soykırım ve Direniş

Post

Meşruiyeti Çöken Düzen, Yükselen Devrim İhtimali

Post

Çürüyen Düzenin Ortak Kaderi

Post

Faşizm ve Emperyalist Krizin Küresel Boyutu

Post

Kayyum Siyaseti ve Solun Sessizliği

Post

Basın Özgürlüğünü Savunalım

Post

Kapitalizmin Derin Krizi ve İsviçre’de Emekçi Direnişinin Yükselişi

Post

Panik ve Umut

Post

Yaşlı Adamların Dünyası ve Doğan Tarihsel Özneler

Post

Karanlık Kentler

Post

Büyük Hırsızların Cumhuriyeti

Post

Kürt Meselesi ve Devrim

Post

Halkların Mücadelesi

Post

Sağlık Kamusal Bir Haktır

Post

Yönetememe Krizi Derinleşiyor

Post

Bölgesel Savaşlar Denklemi

Post

Yönetememe Krizinin Sonucu: Anayasa Tartışması

Post

Devrimin Güncelliği

Post

Gemisini Kurtaran Kaptan Olamayız

Post

Bir AKP Politikası: Sorunu Çözme, Ortadan Kaldır

Post

Ortadoğu'nun Felaketi, İsrail

Post

İddiasını Yitirmiş Sosyalist Hareket

Post

Yoksulluğun Karşısında Somut Politik Program

Post

İktidarın Krizi, Milliyetçilerin Saldırıları

Post

Avrupa’da Faşizm Hayaleti mi Dolaşıyor?

Post

Gezi’nin Gücü, İktidarın Korkusu

Post

Savaşların Karşısındaki Gençlik

Post

Faşist Hareketi Besleyen Politikalar

Post

Karanlıktan Çıkışın Yolu

Post

Kapitalizmin Yolu Savaşlara Çıkıyor

Post

Eğitimde Gericileşme ve Patriyarkanın Yeni Formları

Post

Kapitalist Çürüme ve Devrimci Program İhtiyacı

Post

Cumhuriyetin Çöküşü

Post

Mütevazı Bir Teklif 5.0

Post

Sistem Çöküyor Kopuşun Zamanı Şimdi

Post

Yeni Paylaşım Savaşı ve Halkların Direniş Hattı

Post

Bu Düzen Çöküyor, Devrimciler Ne Yapmalı? Nasıl Yapmalı?

Post

Tarihsel Kırılma ve Devrimci Yeniden İnşa

Post

Doğa Yanıyor, Rejim Susuyor

Post

Yeni Müesses Nizamın Krizi, Direnişin Praksisi

Post

Geçmişten Geleceğe Kürt Mücadelesi Tarihi

Post

Devrimci Örgütlenme ve Kurucu Strateji

Post

Ortadoğu’da Emperyalist Kaosun Anatomisi

Post

Kürt Sorunu Silahlı Mücadeleden Siyasal Yeniden Kuruluşa

Post

Direnişi Susturamazsınız Gazze, Halkların Ortak İsyanıdır

Post

CHP’ye Operasyonlar, Rejimin Krizi ve Emek Cephesi İhtiyacı

Post

Kriz Rejimi ve Direnişin Toplumsal Zemini

Post

Avrupa’da Militarist Restorasyon ve Sınıf Savaşı

Post

Ortadoğu’da Dönüşüm ve Yeni Paradigmalar

Post

Zihinleri Teslim Alamazsınız

Post

Ortadoğu’da Yeni Oyun, Eski Hesaplar

Post

Yaşamak İçin Direnmek Zorundayız

Post

Yeni Egemenlik Rejimi

Post

Kilitlenme

Post

Yıkılmayan Kentler İçin Rant Düzenini Yıkmalıyız

Post

Gelişen Direnişlerin Dönüştürücü Potansiyeli

Post

Trump’ın Avrupa’sı: Faşizm, Savaş ve Yeni Düzen

Post

Krizin Derinliğinde Yaşayanlar, Direnişin Ucunda Yürüyenler

Post

Filistin Direniyor, Dünya Suça Ortak Oluyor

Post

Kapitalizmin Çöküşüne Karşı Radikal Bir Yol Arayışı

Post

Ortadoğu’daki Çatışmaların Jeopolitik Sonuçları

Post

Kapitalizmin Dijital Ağlarında Bir Heyula Dolaşıyor

Post

Türkiye: Kriz, Direniş ve Gelecek

Post

1968’den Bugüne Mücadelenin Sürekliliği

Post

Trump’ın Küresel Göçmen Politikalarıyla Faşizme Giden Yolu

Post

Gençlik Bu Düzene Direniyor

Post

Sosyalist Bir Alternatif İçin

Post

Otoriterleşen Rejimlere Bakış

Post

Farklı Mücadeleleri Kesiştirmek İçin

Post

“Güler Yüzlü Kapitalizm” Maskesi

Post

Gözde Sermayedarlar Devri

Post

Yargı Bağımsızlığı Ayaklar Altında

Post

Gezi Güncelliğini Koruyor

Post

İdeolojik Manipülasyonlarla Mücadelenin Yolu

Post

Suriye’deki Senaryolar

Post

Zor Zamanlar Devrimci Eylemi Gerektirir

Post

Tarihsel Çelişki

Post

Bir Çöküş Hikayesi

Post

Kapitalizmin Gıda Krizi

Post

Yıkıma Karşı Birlikte Mücadele

Post

Krizi Ancak Mücadele Aşabilir

Post

Kapitalizmin Krizleri

Post

Kapitalizmin İçinden Bir Olgu: Faşizm

Post

İnsanlığın Seçimi

Post

Yeni Bir Yüzyıl

Post

Emperyalizmin Savaştan Başka Planı Yok

Post

Tespit ve Çözüm

Post

Emperyalizmin Göçmen Planı

Post

Koşullar Mükemmel, Ya Biz?

Post

İnsanlığın Ortak Mirası

Post

Eğitimde Uçurumun Kıyısında

Post

Karanlığı Biz Durdurabiliriz

Post

Ülkenin Sorunlarıyla Uğraşmak Zorundayız

Post

Tek Yumruk Olalım

Post

Fransa'da Maske Düştü

Post

Bay Başkan

Post

Gereğini Yapacağız

Post

Siyasi İktidarın Enkazı

Post

Kavşaktayız

Post

Amok Koşucusu Nereye Koşuyor?

Post

Fişi Çekmeye Hazır mıyız?

Post

Masalın Sonunu Getireceğiz

Post

İtalya’da Sandıktan Ne Çıktı?

Post

‘Kral Çıplak’ Diyelim Kralı Gönderelim

Post

Bu Kış Avrupa’da Bir Hayalet Dolaşır mı?

Post

Kapitalizm İçin İşler Yolunda Gitmiyor