Hayatı Geri Almak
Hayatı Geri Almak
21. Yüzyılda Yeni Bir Devrimci Siyaset İçin
Türkiye’de yaşananı yalnızca bir ekonomik kriz olarak tanımlamak artık yeterli değil. Düşük ücretler, yetersiz emekli aylıkları, işsizlik, barınma sorunu, eğitimin ve sağlığın piyasalaşması, kamu kaynaklarının sermayeye aktarılması aynı düzenin farklı sonuçlarıdır.
Ülke üretiyor ama ürettiği zenginlik toplumun büyük bölümünün yaşamını iyileştirmiyor. İnsanlar çalışıyor, fakat çalışarak insanca yaşamanın güvencesini elde edemiyor. Yıllarca çalışanlar emeklilikte yoksulluğa mahkûm oluyor. Gençler eğitim alıyor ama güvenceli bir gelecek bulamıyor. Buna karşılık toplumun ortak kaynaklarından beslenen dar bir kesim servetini büyütüyor.
Her büyüme açıklamasında aynı çelişki karşımıza çıkıyor: Ekonomi büyüyor, ama emekçinin hayatı neden büyümüyor? Üretim ve milli gelir artarken ücretlerin toplumsal zenginlik içindeki payı geriliyor, sermayenin payı büyüyor. Emekçi daha fazla üretirken daha az kazanıyor. İşsiz milyonların varlığı ise çalışanları daha düşük ücret ve daha kötü çalışma koşullarına razı eden bir baskı mekanizmasına dönüşüyor.
Bu durum yalnızca bir yönetim beceriksizliği değil, Türkiye’de uzun zamandır uygulanan ekonomik ve siyasal düzenin sonucudur.
Sorun yalnızca asgari ücretin ya da emekli aylığının ne kadar olması gerektiği değildir. Bir işçinin ürettiği toplumsal zenginlikten ne kadar pay alacağı, sınıflar arasındaki güç ilişkileri tarafından belirleniyor.
Çalışmak artık insanca yaşamanın güvencesi değildir.
Kaybedilen yalnızca gelir değildir. Daha uzun çalışmak, ikinci bir iş aramak, borçlanmak, emeklilikte yeniden çalışmak ve geleceği için sürekli kaygılanmak hayatın kendisini daraltıyor.
Zaman, güvence, gelecek duygusu ve insanın kendi hayatı üzerindeki denetimi de kaybediliyor.
Kamu Kim İçin Var?
Bu düzenin en açık göstergelerinden biri kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığıdır.
Kamuya ait topraklar, limanlar, işletmeler, enerji kaynakları, altyapılar ve doğal varlıklar yıllar boyunca özelleştirme, ihale, imtiyaz ve kamu-özel ortaklığı gibi yöntemlerle sermayenin kullanımına açıldı.
Burada mesele yalnızca bir kamu varlığının kime ait olduğunun değiştirilmesi değildir. Bu varlıklar toplum tarafından yaratılmış, ortak ihtiyaçları karşılayan ve gelecekte de gelir üretecek ortak servetlerdir.
Bunların özel sermayeye devredilmesi, toplumun gelecekte yaratacağı ekonomik değer üzerindeki hakkın da dar bir kesime bırakılması anlamına gelir.
Köprü aynı köprüdür. Yol aynı yoldur. İnsanlar aynı ulaşım ihtiyacını karşılamaya devam eder.
Değişen, bu ortak altyapının yarattığı ekonomik değerin kimin tarafından kullanılacağıdır.
Dolayısıyla özelleştirme yalnızca “devlet malının satılması” değildir. Asıl mesele, toplumun ortak servetinin ve gelecekte yaratacağı gelirin kim tarafından denetleneceğidir.
AKP iktidarı döneminde bu süreç büyük bir hız kazandı. Eski sermaye grupları güçlerini korurken, kamu kaynaklarının yeniden dağıtımı üzerinden yeni sermaye grupları da ortaya çıktı. Siyaset ile sermaye arasındaki bağlar ekonomik düzenin işleyişinin parçası hâline geldi.
Böyle bir düzende kamu, toplumun ortak çıkarını koruyan bir alan olmaktan uzaklaşır; kamu gücü, özel servet birikiminin aracına dönüşür.
Bir tarafta yıllarca çalışan insanların emeklilikte geçinememesi, diğer tarafta toplumun ortak kaynakları üzerinden büyük servetlerin oluşması vardır.
Bu, sistemin nasıl çalıştığını gösteren maddi bir çelişkidir.
Çürüme Nereden Geliyor?
Türkiye’de sıkça kullanılan “çürüme” kavramı yalnızca siyasal ahlaksızlıklarla açıklanamaz.
Yolsuzluk, kayırmacılık, liyakatsizlik ve kamu gücünün kişisel çıkara dönüştürülmesi, daha derindeki ekonomik ilişkilerin üzerinde ortaya çıkan sonuçlardır.
Bir toplumda zenginleşmenin yolu üretmekten çok kamu kaynaklarına erişmekten geçmeye başladığında; emeğin karşılığı düşerken sermayenin kazancı korunuyorsa; eğitim, sağlık, barınma ve enerji temel ihtiyaç olmaktan çıkarılıp piyasanın konusu hâline geliyorsa, toplumsal ilişkiler de buna göre değişir.
Sorun yalnızca kaynakların yetersizliği değildir. Asıl sorun, üretilen zenginliğin nasıl bölüşüldüğüdür.
Emeğiyle yaşayanların gelirleri erirken, kamu kaynaklarından ve ayrıcalıklardan beslenen servetler büyüyorsa, toplum kaynak yetersizliği nedeniyle değil, üretilen zenginlik adaletsiz bölüşüldüğü için yoksullaşıyor demektir.
Güvence azalır, gelecek belirsizleşir. İnsanlar birbirini yurttaş olarak değil, rakip olarak görmeye başlar. Siyaset ortak bir hayat kurma alanı olmaktan çıkar, kaynaklara ve güce ulaşma mücadelesine dönüşür.
Çürüme tam da burada ortaya çıkar.
Bu nedenle yalnızca “daha temiz siyaset” talebi yeterli değildir. Siyasetin üzerinde yükseldiği ekonomik ilişkileri değiştirmek gerekir.
Yeni Bir Başlangıç Nereden Yapılacak?
Türkiye’nin ihtiyacı yoksulluğu yönetmek değil, zenginliğin nasıl üretildiğini ve nasıl paylaşıldığını değiştirmektir.
Bunun ilk adımı emeğin payını yükseltmektir. Asgari ücret gerçek yaşam maliyetinin altında tutulmamalı, emekli aylıkları insanca yaşamayı mümkün kılacak düzeye çıkarılmalıdır. Ücretler yalnızca enflasyona karşı korunmamalı, emekçilerin üretilen toplumsal zenginlikten gerçek bir pay alması sağlanmalıdır.
Ücretler yaşam maliyeti, gerçek enflasyon ve milli gelirdeki değişim dikkate alınarak düzenli biçimde, yılda en az dört kez güncellenmelidir.
Ancak bununla yetinilemez.
Konut, sağlık, eğitim, enerji ve ulaşım zorunlu ihtiyaçlardır. Bunlar kâr alanı olmaktan çıkarılıp toplumsal hak hâline getirilmelidir.
İnsanın yaşamak için mecbur olduğu her alan sermaye için güvenli bir gelir kaynağına dönüştürüldüğünde yurttaşın özgürlüğü daralır. Barınmak, ulaşmak, ısınmak, eğitim almak ya da sağlık hizmetine erişmek için ödenen her bedel, toplumun ürettiği zenginliğin nasıl bölüşüldüğünü gösterir.
Kamu kaynakları özel servet yaratmak için değil, toplumun ortak ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılmalıdır.
Özelleştirilmiş kamusal varlıklar yeniden toplumsal denetime alınmalı, yeni özelleştirmeler durdurulmalı ve büyük ekonomik kararlar sermayenin dar çıkarları tarafından belirlenmemelidir.
Bunun anlamı devletin her şeyi merkezden yönetmesi değildir. Ekonomik ve siyasal kararların toplumun daha geniş kesimlerinin denetimine açılmasıdır.
Çünkü temel sorunlardan biri, milyonlarca insanın kendi hayatını belirleyen kararlarda söz sahibi olamamasıdır.
Teknoloji Kimin Hayatını Değiştirecek?
Aynı mesele teknoloji için de geçerlidir.
Yapay zekâ ve otomasyon üretkenliği artırabilir, zorunlu çalışma süresini azaltabilir ve daha iyi bir yaşam için büyük olanaklar yaratabilir. Fakat teknolojinin kendisi toplumsal bir çözüm değildir.
Teknoloji kimin mülkiyetindeyse ve ortaya çıkan verimlilik artışının sonuçlarına kim karar veriyorsa, teknolojik gelişmenin toplumsal sonucu da ona göre şekillenir.
Eğer yapay zekâ daha az insanla daha fazla üretim yapmak için kullanılır ve ortaya çıkan zenginlik sermayede toplanırsa, teknoloji çalışma süresini azaltmak yerine işsizliği ve güvencesizliği büyütebilir.
Oysa teknolojik gelişmenin gerçek anlamı, insanların daha fazla çalışmaya mahkûm edilmesi değil, daha az zorunlu çalışma ile daha iyi yaşamaktır.
İnsanlığın elindeki teknolojik üretim gücü zorunlu çalışmayı ciddi ölçüde azaltabilecek bir düzeye ulaşırken, bunun toplumun çoğunluğu için özgür zamana dönüşüp dönüşmeyeceği siyasal bir sorudur.
Bu nedenle teknoloji politikası aynı zamanda emek politikasıdır.
Geleceğin üretim araçlarının kimin denetiminde olacağı, geleceğin toplumunun nasıl yaşayacağını belirleyecektir.
Muhalefetten Daha Fazlası
Buradan çıkış yalnızca iktidarın değişmesiyle sağlanamaz.
Elbette iktidarın değişmesi gereklidir. Fakat aynı ekonomik ilişkiler korunacak, kamu kaynaklarının kimin yararına kullanıldığı değişmeyecek, emeğin pazarlık gücü artmayacak ve insanlar kendi hayatlarını belirleyen kararlarda söz sahibi olmayacaksa, siyasal değişim toplumsal dönüşüme dönüşmez.
İhtiyaç duyulan şey yalnızca yeni bir hükümet değil,
yeni bir toplumsal güç dengesi kurmaktır.
Bu da emekçilerin kendi çıkarlarının farkına varması ve bu çıkarlar etrafında örgütlenmesiyle mümkündür.
Ücret, emekli, barınma, kamusal hizmet ve gençlerin gelecek mücadelesi birbirinden ayrı sorunlar değildir.
Hepsi aynı temel soruya çıkar:
Toplumun ürettiği zenginlik üzerinde kim söz sahibi olacak?
Devrimci siyaset tam burada başlar.
Devrim yalnızca iktidarın el değiştirmesi değildir. İnsanların hayatlarını belirleyen ekonomik ve siyasal ilişkilerin değişmesidir. Üretimin, kamusal kaynakların ve toplumsal kararların küçük bir azınlığın denetiminden çıkarılması; toplumun çoğunluğunun söz, yetki ve karar sahibi olmasıdır.
Bu nedenle sosyalizm geçmişe dönme fikri değildir.
Bugünün teknolojisini, üretim gücünü ve toplumsal zenginliğini başka bir amaçla kullanma iddiasıdır.
İnsanların barınabildiği, çalıştığında geçinebildiği, yaşlandığında yoksullaşmadığı; eğitimin ve sağlığın satın alma gücüne bağlı olmadığı; teknolojinin işsizliği değil özgür zamanı büyüttüğü; kamu kaynaklarının özel servet yaratmak için değil ortak yaşamı güçlendirmek için kullanıldığı bir toplum mümkündür.
Bunun gerçekleşmesi sermayenin kendi isteğine bırakılamaz.
Böyle bir dönüşüm ancak örgütlü bir toplumsal mücadeleyle kurulabilir.
Hayatı Geri Almak
Bugün kaybettiğimiz şeyi yalnızca para olarak tanımlarsak sorunun tamamını göremeyiz.
Hayatımızın giderek daha büyük bir bölümünü geçinebilmek için satıyoruz. Ürettiğimiz zenginlik üzerindeki sözümüz azalıyor. Yaşadığımız kentlerin, kullandığımız kaynakların, aldığımız eğitimin, sağlığımızın ve geleceğimizin nasıl şekilleneceğine başkaları karar veriyor.
Bu yüzden “hayatı geri almak”, geçmişteki bir düzeni yeniden kurmak değildir.
Hayatı geri almak, hayatı belirleyen kararları yeniden toplumun eline almaktır.
Ürettiğimiz zenginliğin nereye gideceğine, kamu kaynaklarının nasıl kullanılacağına, teknolojinin ne için geliştirileceğine, kentlerin nasıl kurulacağına, insanların ne kadar çalışacağına ve nasıl yaşayacağına toplumun kendisinin karar verebilmesidir.
Bunun için yalnızca daha yüksek ücret istemek yetmez; ücretin nasıl belirlendiğini değiştirmek gerekir.
Yalnızca kamu hizmetlerini savunmak yetmez; kamunun kimin için var olduğunu değiştirmek gerekir.
Yalnızca özelleştirmelere karşı çıkmak yetmez; toplumun ortak varlıkları üzerindeki denetimini yeniden kurmak gerekir.
Yalnızca iktidarı eleştirmek yetmez; iktidarın dayandığı ekonomik düzeni değiştirmek gerekir.
Türkiye’nin ihtiyacı tam da budur:
Hayatı yeniden piyasanın ve sermayenin belirlediği bir alan olmaktan çıkarmak.
Hayatı üretenlerin, hayatın nasıl kurulacağı üzerinde söz sahibi olduğu bir düzen kurmak.
Hayatı geri almak, sonunda budur.
Ve bu hedef, reformların toplamından daha büyük bir siyasal anlam taşır:
Kapitalizmin insan hayatı üzerindeki egemenliğini sona erdirerek, toplumsal zenginliği ve toplumsal karar hakkını onu üreten çoğunluğa bırakmak.
21. yüzyılın devrimci siyaseti buradan başlayabilir.
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.

















263416437.webp)












243429794.webp)
241725935.webp)









240907348.webp)





































250010549.webp)





252534979.webp)

250235831.webp)




251934370.webp)




253526889.webp)




262212379.webp)










































