Ailem Güvende, Ya Yurttaş?
Ailem Güvende, Ya Yurttaş?
Bir devlet, bir toplumsal kesime yönelik operasyonu “aileyi ve çocukları korumak” gerekçesiyle yürütüyorsa, artık yalnızca o kesimin haklarından söz etmiyoruz. Daha büyük bir siyasal sorunla karşı karşıyayız:
Devlet, kimin korunmaya değer, kimin tehdit ve kimin makbul yurttaş olduğuna karar verme yetkisini kendisinde mi görüyor?
“Ailem Güvende” adı verilen operasyonları bu nedenle yalnızca bir adli soruşturma olarak okumak yetersizdir.
Çünkü burada kullanılan kavramlar rastlantısal değildir. Aile, çocuk, ahlak, müstehcenlik, kamu düzeni ve güvenlik; toplumun tamamı açısından olumlu çağrışımlara sahip kavramlardır. Fakat siyasal iktidar bu kavramları belirli bir toplumsal kesimi müdahalenin hedefi haline getirecek biçimde kullandığında başka bir şey ortaya çıkar:
Baskı, koruma; dışlama, düzen; ayrımcılık, ahlaki sorumluluk; siyasal denetim ise güvenlik olarak sunulmaya başlanır.
Asıl mesele tam da budur.
Aile ne zaman siyasal bir araca dönüşür?
Aile gerçek bir toplumsal kurumdur. İnsanların birlikte yaşadığı, birbirine bakım verdiği, dayanışma kurduğu ve gelecek tasarladığı bir alandır. Fakat siyaset aileyi bu toplumsal gerçekliğinden çıkarıp bir ideolojik sembole dönüştürdüğünde, “aile” artık yalnızca bir yaşam alanını değil, makbul hayatın ölçüsünü ifade etmeye başlar.
O zaman sorular değişir.
Hangi ilişki meşrudur?
Hangi yaşam biçimi normaldir?
Hangi beden kabul edilebilir?
Hangi kimlik çocuklar için “güvenli” sayılabilir?
Ve nihayet, kim toplumun doğal parçası, kim toplum için bir tehdit olarak görülecektir?
“Aileyi korumak” böylece toplumu belirli bir ahlaki kalıba göre düzenlemenin siyasal aracına dönüşebilir.
Bugün LGBTİQ+ insanların, örgütlerinin, derneklerinin, kamusal alanlarının ve ifade kanallarının bu çerçevenin içinde hedef haline getirilmesi, bu nedenle yalnızca cinsel yönelim veya toplumsal cinsiyet meselesi değildir.
Daha temel bir mesele vardır:
Devlet, toplumsal çeşitliliği tanımak yerine toplumu tek bir “makbul hayat” tanımı etrafında yeniden düzenlemeye çalışmaktadır.
Bu, otoriter siyasetin önemli mekanizmalarından biridir. Önce farklılık bir sorun olarak tanımlanır. Sonra bu farklılık bir tehdit olarak kodlanır. Ardından tehditle mücadele adına olağanüstü müdahaleler olağanlaştırılır.
Ve bütün bunlar çoğu zaman “toplumu koruma” adına yapılır.
Güvenlik yalnızca tehdidi bulmaz, tehdidi üretir
“Ailem Güvende” ifadesinde üzerinde en fazla düşünülmesi gereken kelime belki de “aile” değil, güvenliktir.
Çünkü güvenlik siyaseti yalnızca var olan tehditlere cevap vermez. Aynı zamanda neyin tehdit olduğuna karar verir.
“Çocukları koruyoruz” denildiğinde sormamız gereken şudur:
Çocuklar kimden korunuyor?
“Aileyi koruyoruz” denildiğinde:
Hangi aile?
“Toplumsal ahlakı savunuyoruz” denildiğinde:
Ahlakın ölçüsünü kim belirliyor?
Ve bir soru daha.
Diyanet’e bağlı bir Kur’an kursunda 10-12 yaşlarındaki çocuklara yönelik istismar, taciz ve şiddet vakalarının yargıya taşındığı ve kurs yöneticisi ile hizmetlinin toplam 75 yıl hapis cezasına çarptırıldığı bir durumda, “çocukları ve aileyi koruma” hassasiyetinin neden aynı siyasal ve toplumsal kararlılıkla işletilmediğini sormak gerekmez mi?
Bu soru, söz konusu davanın niteliğini değiştirmez. Daha temel bir şeyi sorgular.
Çocukların korunması gerçekten evrensel bir ilkeyse, korunacak çocuğun kimliği, failin kimliği, kurumun niteliği ve iktidarın değer dünyası bu ilkenin uygulanışını değiştirmemelidir.
Ahlak bir toplumsal kesimi denetlemenin, güvenlik başka bir kesimi susturmanın, çocukların korunması ise belirli hayat biçimlerini kriminalize etmenin aracına dönüştüğünde, artık yalnızca ahlaktan, güvenlikten ya da çocuk haklarından söz etmiyoruz.
Siyasal bir tercih biçiminden söz ediyoruz.
İşte burada 21. yüzyılın önemli siyasal çelişkilerinden biri ortaya çıkıyor.
Dünyanın önemli bir bölümünde LGBTİQ+ insanların eşit yurttaşlık ve ayrımcılığa karşı korunma talepleri son yıllarda ciddi hukuki kazanımlar elde etti. Fakat bu tarihsel ilerleme doğrusal değil. Aynı dönemde farklı ülkelerde aile değerleri, çocukların korunması, milli değerler ve kamu düzeni söylemleri üzerinden bu kazanımlara karşı yeni bir siyasal karşı saldırı gelişiyor.
Bu karşı saldırı her zaman açık bir nefret dili kullanmıyor.
Tam tersine, çoğu zaman daha medeni, daha hukuki ve daha korumacı bir görüntü veriyor.
“Çocuklar.”
“Aile değerleri.”
“Kamu düzeni.”
“Toplumsal ahlak.”
“Milli değerler.”
Bu kelimelerin kendisi sorun değildir. Sorun, bu kavramların bir toplumsal grubun temel haklarını sınırlandırmanın meşruiyet aracına dönüştürülmesidir.
Çağdaş otoriterlik her zaman “sana özgürlüğünü vermiyorum” diyerek gelmez. Bazen çok daha ikna edici bir cümle kurar:
“Seni ve çocuklarını koruyorum.”
Öteki bulunmaz, üretilir
Bir toplumdaki farklılıkların varlığı doğal olabilir. Fakat “öteki”nin siyasal olarak üretilmesi doğal değildir.
Öteki; kelimeler, hukuk, idari kararlar, medya dili ve devlet müdahalesi aracılığıyla üretilir.
Önce bir grup “farklı” olarak tarif edilir. Sonra farklılık “tehlike” ile ilişkilendirilir. Ardından toplumun korunması gereken kesimi ile toplum için tehdit olduğu varsayılan kesim arasında bir sınır çizilir. Son aşamada ise bu sınırın ötesindeki insanların hakları tartışılabilir hale getirilir.
LGBTİQ+ hareketine yönelik operasyonları yalnızca bu nedenle bir güvenlik soruşturması ya da münferit bir adli işlem olarak görmek mümkün değildir.
Burada aynı zamanda sivil toplumun özerkliği, örgütlenme özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve eşit yurttaşlık ilkesitartışmaya açılmaktadır.
Bir derneğe baskın yapıldığında yalnızca bir bina aranmaz. İnsanların örgütlenme hakkına da bir mesaj gönderilir.
Bir internet sitesi veya sosyal medya hesabı engellendiğinde yalnızca bir iletişim kanalı kapatılmaz. Bir topluluğun kendisini ifade etme ve kamusal alanda görünür olma hakkı da daraltılır.
Devletin diliyle “sakıncalı” ilan edilen bir kimlik, giderek hukukun koruması gereken bir farklılık olmaktan çıkarılıp denetlenmesi gereken bir kategoriye dönüştürülür.
İşte tehlikeli eşik burada başlar:
Yurttaşlığın koşullu hale gelmesi.
Hak, makbul olana verilen ödül değildir
LGBTİQ+ insanların haklarını savunmak, herkesin LGBTİQ+ yaşam biçimini benimsemesini istemek değildir.
Demokrasinin ölçüsü insanların birbirine benzemesi değildir.
Demokrasinin gerçek sınavı, toplumun çoğunluğunun benimsemediği bir yaşam biçiminin de temel haklara sahip olup olamayacağıdır.
Çünkü hak, yalnızca onayladığımız insan için hak değildir.
Hak, onaylamadığımız insan için de haktır.
Özgürlüğü yalnızca kendimize benzeyen insanlar için savunuyorsak, aslında özgürlüğü değil ayrıcalığı savunuyoruz demektir.
Bu nedenle mesele “LGBTİQ+ insanları seviyor muyuz?” sorusu değildir.
Devletin yurttaşlarını sevmesi de gerekmez.
Devletin görevi yurttaşlarını sevmek değil, haklarını güvence altına almaktır.
Devletin görevi insanları makbul ve gayrimeşru diye ayırmak değil, hukuk karşısında eşit tutmaktır.
Tam da bu nedenle “aile” adına yürütülen her müdahalenin demokratik meşruiyeti, yalnızca hangi değeri savunduğuyla değil, hangi yurttaşları o değerin dışında bıraktığıyla ölçülmelidir.
Mesele yalnızca LGBTİQ+ değildir
Burada sıkça kullanılan “Bugün LGBTİQ+’lara yapılıyor, yarın başkalarına yapılır” cümlesini daha doğru bir zemine oturtmak gerekir.
Mesele basit bir sıra bekleme meselesi değildir.
Mesele, ötekinin siyasal olarak üretilebilir bir kategori olmasıdır.
Bir toplum, bir grubun haklarının ihlal edilmesini “onlar zaten farklı” diyerek kabul etmeye başladığında yalnızca o grubun haklarını kaybetmesine izin vermez. Hakkın evrenselliği ilkesini de aşındırır.
Çünkü hukuk, en çok bize yakın olanı koruduğunda değil, bize en uzak olanı da koruduğunda hukuktur.
Bugün hedef gösterilen kişi LGBTİQ+ olabilir. Yarın gazeteci, sanatçı, akademisyen, sendikacı, muhalif siyasetçi ya da yalnızca iktidarın çizdiği “makbul yurttaş” sınırının dışında kalan başka biri olabilir.
Bu bir kehanet değildir.
Bu, hukuk devletinin neden evrensel haklara dayanmak zorunda olduğunun siyasal sonucudur.
Bir devlet yurttaşa “Hakların kim olduğuna bağlıdır” demeye başladığında, eşit yurttaşlık fikri de çözülmeye başlar.
Aileyi korurken yurttaşı kim koruyacak?
“Ailem Güvende” adı, belki de istemeden çok daha büyük bir soruyu ortaya çıkarıyor.
Aileyi kimden koruyoruz?
Çocukları kimden koruyoruz?
Toplumu kimden koruyoruz?
Ve bütün bunların sonunda sormamız gereken soru şudur:
Yurttaşı devletten kim koruyacak?
Bu soru devlete düşmanlık değildir.
Tam tersine, demokratik devlet fikrinin özüdür.
Çünkü demokratik düzenin güvencesi, devletin sınırsız bir güç olması değil; devletin de hukukla sınırlandırılmış olmasıdır.
Aile bu sınırları kaldırmanın gerekçesine dönüşmemelidir.
Çocukların korunması, toplumun farklı kesimlerini kriminalize etmenin bahanesi olamaz.
Ahlak, hukukun yerine geçemez.
Çoğunluğun değerleri, azınlığın temel haklarını ortadan kaldıramaz.
Ve güvenlik, özgürlüğün mezarı haline getirilemez.
Çünkü sonunda mesele yalnızca LGBTİQ+ insanların nasıl yaşayacağı değildir.
Mesele, bu ülkede yurttaş olmanın ne anlama geleceğidir.
Eğer yurttaş olmak için önce “makbul” olmak gerekiyorsa, ortada artık eşit yurttaşlık değil, iktidarın verdiği bir izin vardır.
İşte bu nedenle bugün sorulması gereken soru, operasyonun adından daha büyüktür:
Yarın, geniş bir yazar kadrosu ile günceli değerlendirme, siyasi gelişmeleri takip etme, öngörme, anlama ve fikri bir yön çizme hedefindedir. Ancak yayınlanan yazılardaki görüşler, Yarın Yayın Kurulu’nun politik değerlendirmeleriyle tümüyle aynı çizgide olmayabilir. Farklı değerlendirmelere sahip olsalar da mücadeleye katkı sunacağını düşündüğümüz tüm yazılara yayın ilkelerimiz çerçevesinde yer vereceğiz.















263416437.webp)
















243429794.webp)
241725935.webp)









240907348.webp)





































250010549.webp)





252534979.webp)

250235831.webp)




251934370.webp)




253526889.webp)




262212379.webp)










































